16 Eylül 2012 Pazar

Kur’an’ın Anlaşılmasında Nüzul Ortamının Değeri

Kur’an’ın Anlaşılmasında Nüzul Ortamının Değeri
Fevzi Zülaloğlu
A- Nüzul Sebebi, Nüzul Ortamı ve Ma'hud Kavramları
Kur'an, belli bir zaman diliminde bir takım tarihsel koşullar tarafından kuşatılmış insanlara inmiştir. Bu nedenle ilk muhataplarını bütün şirk değerlerinden kurtarıp özgürleştirirken yüce Allah, belli bir tarihsel zemine hitap ediyordu. Yüce Allah mesajın anlaşılması için ilk muhatapların ma'hûdunu/kültürel arka planını dikkate almıştır. Fakat bu demek değildir ki, Kur'an'ın ilahi olan mesajı tarihseldir; o günkü koşullar tarafından sıkı sıkıya kuşatma altına alınmıştır. Ya da "âlimül-gaybi ve'ş-şehade" olan yüce Allah, kıyamete kadar gelecek müminleri hitabın dışında tutmuştur.
Kur'an'da ilk muhatapların doğrudan içinde yaşadığı bir hayata hitap edilmiştir. Fakat onlar üzerinden kıyamete kadar yaşayacak tüm müminlere mesaj gönderilmiştir. Öte yandan Kur'an'da o iniş süreci ve iniş zemini üzerinde bulunan, yerel tarihsel unsurlar muhatap alınarak, onlara yer verilmesi, ilahi mesajın değerinden hiçbir şey de kaybettirmez. Çünkü Kur'an her şeyden önce, ezeli ve ebedi yaşamla ilgili her şeyi bilen ve her şeye hakim el-hayyu'l-kayyum -daima dipdiri ve daima ayakta olup dinlenmeye-uyumaya ihtiyacı olmayan- Allah tarafından indirilmiştir.
Rabbimizin koyduğu bir hükümdeki evrensel maksadı anlamak için vahyin iniş zeminini, hitap ettiği muhatapların örfi arka planını iyi bilmek gerekir. Ancak bizim Şatıbi'nin ortaya attığı ma'hûd'u/arka planı gündeme getirme maksadımız ile tarihselcilerinki arasında önemli farklar vardır. Tarihselciler hükmün vasatını, evrensel maksadı nesh edecek, ta'til edecek şekilde yorumlamaktadırlar. Biz Kur'an'ın onaylı gönderme yaptığı nüzul ortamının adet ve örflerini bilmenin önemli olduğunu söylüyoruz. Tarihselciler ise, izafi olanı mutlağın önüne geçirmek, ilkeyi, icabat-ı vakte kurban etmek için ma'hûdu gündeme getirmektedirler. Biz makasıdu'ş-şeriayı Kur'an'ın içinde aramamız gerektiğini söylüyoruz; tarihselciler ise çoğu zaman eleştirdikleri rivayet kültürünün aktardığı zanni bilgileri, korunarak gelen Kur'an'ın mesajını ta'til etmek için rahatlıkla kullanabilmektedirler.1
Nüzul Sebeplerinin Kur'an'ın daha iyi anlaşılmasında bir rolünün bulunduğunda kuşku yoktur; ancak iyi tahkik etmek, ahad bir haber ile ilahi bir hükmü nesh etmeye/hükmünü geçersiz ilan etmeye kalkmamak kaydı ile.
Şüphesiz Kur'an belli bir topluma, tertilen/yavaş yavaş, belli bir program dahilinde, belli bir zaman aralığında, belli mekanlarda indirilmiştir. Kur'an'ın iniş ortamıyla olan ilgisi, onun anlamı aktarma yeteneğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Fakat o, indiği mekandan ve zamanın koşullarından müstağni olan yüce Allah'ın sözleridir. İlahi kelamın özel bir durumla ilgili olması, onun anlaşılmaz bir esrara sahip olduğu anlamına gelmeyip, sınırlılığı ifade etmektedir.
Bilindiği gibi Kur'an; yaşanan bir hayata, itikadi, ahlaki, siyasi, iktisadi, içtimai sorunların çözüm şekillerini, temel ilkelerini va'z etmek için indiriliyordu. Öyle ki, bazen bir ayetin iniş sebebi aile içinde yaşanan -tahrim olayında görüldüğü gibi- ve iç mesele gibi gözüken şahsi bir nedene dayalı olabiliyordu. Ancak her ayetin nüzul sebebini bilmek ve bulmak mümkün olmadığı gibi, çoğu zaman birbiri ile çelişen rivayetlerle karşı karşıya olmamız zanni bir bilgi kaynağına mahkumiyetimizi beraberinde getirebilmektedir. Öyleyse nüzul sebebi tabiri Kur'an'ın ilgili olduğu ilk muhatapları kuşatacak yeterlilikte değildir.
Bu yüzden "nüzul sebepleri" yerine "nüzul ortamı" tabirini tercih etmemiz gerekir. Çünkü nüzul sebebi olarak tevarüs eden zanni rivayetleri esas kabul ederek Kur'an'ı doğru anlama çabalarımızda yanlış yönlendirmelere açık hale gelebiliriz.
Ancak şurası inkar edilemez bir gerçektir ki, vahyin mesajının tam olarak anlaşılması için Yüce Rabbimiz, "ilk muhataplarının anlayabileceği bir dil ve kavrayabilecekleri bir kavram sistemi ile" kelamını dillendirmiştir. Kur'an'ın mubin, müfesser, mufassal, müyesser sıfatları ile İlahi kelamın dilinde tanıtılması da bu hakikati belirtmek gayesine matuf olsa gerektir..
Öyleyse Kur'an'ın ilk muhataplarınca ulaşılan anlamını iyi kavrayabilmek, bugün, kötü niyetli fitnecilerce sorunluymuş gibi takdim edilen ayetleri, ilk nesillerin niçin mesele olarak telakki etmediklerini anlayabilmek için nüzul ortamını doğru tahlil etmek şarttır. Bunun yolu da her şeyden önce Kur'an'ın indirildiği ilk muhatap toplumu, ilahi vahyin mesajı ile bağlantılı olarak tanımaktan geçmektedir.
Tarihe ait olan örflere tahlil edici, sorgulayıcı bir biçimde yaklaşabiliriz. Fakat nüzul ortamını Kur'an'ın onaylı göndermelerine uyarak öğrenmenin gerekli olduğunda da kuşku yoktur. Yine unutulmamalıdır ki Kur'an, nüzul ortamının bir ürünü değil, Allah'ın kelamıdır. Beşeri eserler, ideolojiler ve dünya görüşleri kendi içinden çıktıkları dönemin siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel atmosferinden etkilenebilirler fakat bu, ilahi bir kaynak için olası değildir. Yine de bu, Kur'an'ın indiği ortamla bir alakasının olmadığı anlamına gelmemeli.
Tabii ki, ilk muhatapları ile Kur'an'ın doğrudan ilgisi vardır. Ancak bu ilgiyi oluşturan örneklerin evrensel niteliği vardır. Örnekler, iniş ortamı ile alakalı olsa da, akletme yeteneklerimizi çalıştırarak, kıyas yöntemi ile, konunun tüm zamanlar için geçerli olacak boyutları, mesaj olarak ortaya çıkarılabilir.
Nüzul ortamı; Kur'an'ın indiği yirmi üç yıllık dönem ve o dönemin kendisinden önceki insanlık tarihi ile olan irtibatı demektir. Kur'an'ın indiği ortamdaki muhataplar için ifade ettiği anlamın yetersiz olduğu, sonradan daha çok şey çıkarabileceğimiz tezlerini savunan sözde evrenselci tarih üstücülere sormak gerekir: "Eğer onlar Kur'an'ı eksik anladılarsa, Peygamberimiz de dahil sahabeler onu eksik mi yaşamış oldu?" Bu sorunun cevabı evet olarak verilecekse Peygamberimizin örnekliğine dair ilahi kelamın övgüsü nereye oturtulacaktır?
Tarih üstücü bir yöntemle Kur'an'a yaklaşanlar, modern dönemin verilerinden kalkarak anlamın genişletilebileceğini savunmaktadırlar. Bu görüş temelinden yanlış bir öncülden hareket etmektedir. Çünkü tarih bize tersinin doğru olduğunu; yani anlamın genişleyeceğini değil, buharlaşacağını ispat etmektedir.
Bir ayet ilk muhataplar için yeterli bir anlam taşımıyorsa nasıl oluyor da bizim gibi sonraki muhatapları için, manalar taşıyor? İlahi vahyin muhtevası değişti, ya da Allah sözünden dönüp caydı mı? Onlar "İlerlemeci tarih anlayışı"ndan hareketle, bundan on dört asır önce yaşayan Müslümanların şimdiki insanlardan, "kavrayış, zihin yapısı ve hayat tarzı bakımından daha geri, az gelişmiş, hatta primitif oldukları" önyargısından hareket etmektedirler.
Oysa bu varsayımların hiçbiri doğru değildir. Onlar zihinsel olarak bizden daha geri olmadıkları gibi, İlahi vahyin sıcak mesajına bizden daha yakın olmaları ve Rasul'ün içlerinde yaşaması bakımından daha avantajlı bile sayılabilirler. Tarih içinde değişen insanların genetik yapıları değil, kullan­dıkları aletlerdir. Aletler ise, avantajlarının yanında dezavantajları da bünyelerinde barındırırlar.
İlişkinin olması aklen zorunludur. Çünkü ashaptan hiçbirinden "Bu kitap bizimle ilgili değil, başkalarından söz ediyor" şeklinde hiçbir tepkinin gelmemesi; modernizm tecrübesini yaşamamış, katı seküler eğitimden geçmemiş, imaj kültürü içerisinde büyümemiş çok sayıda alimin Kur'an'ın anlaşılabilirliği yönünde görüş bildirmesi bu tezimizi doğrulamaktadır.
Öte yandan sosyal çevre faktörlerinin ve iniş ortamındaki her tür kültürün, Kur'an ayetlerinin içeriğini belirlediğini savunmak mümkün değildir. Aksi bir iddia, tarihsel olanın evrenseli, konjonktürel olanın-dönemsel koşulların ilkeyi, izafi olanın mutlak olanı tayin ettiğini, İlahi kelamın beşer hayatının istikrarsız akışına göre anlam ve içerik değiştirdiği sonucuna götürür. Ki bu tutum ile hareket edildiğinde ilahi vahyin etken ve belirleyici rolü, istenerek veya istemeden görmezden gelinmiş otur.
Bu durumda vahyin evrensel ve ebedi hakikat olmadığı, tarihsel ve konjonktürel zorunlulukların varlığı kabul edilmiş olur ki, bu tam anlamı ile felsefi anlamda "tarihselcilik" olup, Kur'an'a bu tür yaklaşım şekli kesinlikle masum olamaz. Öte yandan Kur'an'ın iniş ortamında yaşamış olan ilk muhatapların ilahi mesajı nasıl anladığı bizim için çok anlamlıdır. Çünkü yüce Allah Kur'an ile o ortama hitap etmiştir. Ayrıca Rabbimiz hitabının da peşini bırakmamış, doğruların işlenmesi için teşvik ettiği gibi Rasulullah'ın şahsında ilk nebevi uygulamaları da denetlemiştir.
Nüzul ortamı ile söz konusu verilere ulaşmak için subutu ve delaleti kati tek bilgi kaynağı olan Kur'an birinci önceliğimiz olmalı, subutu ve delaleti zanni olan rivayetler konusunda seçici davranmalıyız. Yoksa subutu ve delaleti kati olan Kur'an'ı anlarken zanni delileri esas almamız doğru olamaz. Yani öyle olur olmaz, sahihlik şartlarını taşımayan rivayetler esas alınmamalı, daima Kur'an mihver/merkez alınmalıdır.
Kur'ani bir fıkıh sahibi olduktan sonra her tür tarihi malumata başvurmakta hiçbir sakınca olamaz. Rivayetlerin yükü altında, edilgen bir vaziyette kalmak yerine, onları değerlendirmek için kuşatıcı bir yaklaşım sahibi olduktan sonra, ilahi vahiy dışındaki veriler artık bir engel olarak değil destekleyici, pekiştirici, takviye edici birer payanda olarak işlev göreceklerdir.
B- Kur'an'ın Musaddık-Müheymin Sıfatları Bağlamında Nüzul Ortamı'nın Değeri
1- Musaddık Bir Kitap Olarak Kur'an
"Ve sana (ey peygamber!) hakikati ortaya koyan bu ilahi kelamı, geçmiş vahiylerden kalanı tasdik edici (musaddık) ve içinde hangi doğruların bulunduğunu belirleyici olarak (müheymin) indirdik..." (Maide, 5/48)2
Kur'an'ın kendisinden önce gelen ilahi vahiyleri onaylamasına musaddık; bir takım ilke ve uygulamaları ortadan kaldırmasına ise müheymin denilmiştir. Bilindiği gibi Kur'an, müşrikler tarafından bütün kutsal değerleri kirletilmiş bir tevhit geleneği üzerine inmektedir. Nüzul esnasında bu vasatta cereyan eden olaylar bazen tasdik edilmekte, bazen ise tenkit edilmektedir. İniş ortamına ilişkin Kur'an'ın yürürlükten kaldırdığı veya onayladığı uygulamalara ise her zaman geniş olarak değinilmemiş, işaretle yetinilmiştir.
Şüphesiz Kur'an soyut olaylar üzerine indirilmiş bir kitap değildir. Somut olaylar -adetler ve örfler- üzerine indirilmiştir. Hükmün vasatı olan iniş ortamında yaşayan adetlere karşı müheymin sıfatı ile "reddetme ve aşma" şeklinde ifade edebileceğimiz köktenci bir tutum emredilmiştir. Öte yandan bilinen güzel davranışlar anlamında örflere karşı ise daha ılımlı ve yumuşak bir tutum Musaddık sıfatı çerçevesinde dile getirilmiştir. Bir örnek vermek gerekirse; Kur'an'ın hiçbir ayetinde insanlığın Allah için yaptığı ilk mescit olan Kabe'nin yıkılmalına yönelik bir emir verilmemiştir (musaddık). Fakat Peygamberimize ilk müminler topluluğuna, Kabe'nin içini ve dışını kirleten rica kaynağı putlara ve onların temsil ettiği batıl tasavvurlara karşı ılımlı bir tutum takınmak hiçbir zaman tavsiye edilmemiştir (müheymin).
Kitap Ehli'nden kalan teamülleri güzelce denetleyip uygun şekilde potasında eriterek Müslüman kuşaklarca bizlere aktarılan bu bilgi kaynakları Kur'an'ın rakibi değildir; dostu kardeşidir. Zaten bu nedenle Peygamberimiz önceki resullerin yoluna uymakla yükümlü tutulmuştur.3
Fakat sürekli olarak altı çizilmesi gereken husus, Kur'an'ın temel belirleyici olduğudur. Yoksa müşriklerin kirlilikle malul davranışları, Yahudi ve Hıristiyanların taşkınlıkları bizim için hiçbir zaman ölçü değildir. Başvuru kaynağımız bütün Hanifler, bütün Yahudiler, bütün Hıristiyanlar değil, onlardan 'zikir ehli'dir. Yani dinin saflığını ve kalplerinin samimiyetlerini kaybetmemiş, Kur'an'dan önce de İlahi vahyin şahitliğini hakkı ile yerine getirenlerdir. İşte Rabbimizin Kur'an ile yaptığı çağrı:
"(Ey Muhammedi) Biz senden önceki çağlarda da, kendilerine vahyettiğimiz (ölümlü) adamlardan başka kimseyi (elçi olarak) göndermedik; bu konuda yeterli bilgiye sahip değilseniz, zikir ehline/vahyedilmiş önceki kitaplara bağlılığını sürdüren kimselere sorun!" (Nahl, 16/43).
"Zikir ehline sormak" edilgen bir tutum değildir. Bu tavsiye ile, bizden önceki ümmetlerle varolan ortak yanlarımız vurgulanmakta ve şirke karşı ortak dayanışma zeminleri aramamız yönünde bir ufka sahip olmak biz müminlere öğütlenmektedir. Yoksa nüzul ortamındaki bilgi kaynaklarına aynen teslim olmak emredilmemektedir. Aksi halde önceki vahyin muharref değerleri belirleyici ve birincil derecede kaynak olarak Kur'an'ın önüne geçebilecektir. Kur'an'ın nüzul ortamında yaşayan örf ve adetlere ilişkin iki tutumun geliştirilmiş olması neyin öncelikli ve belirleyici neyin tabi olması gerektiğine dair, elimize sağlam bir karine vermektedir. İlahi vahyin son bilgi kaynağı olan Kur'an, hem nüzul ortamında yaşayan örflere ilişkin olumlu bir tutum geliştirmeyi öğretmektedir; hem de vahyin yirmi üç yıllık iniş sürecinde birçok adete yönelik tamamen reddiyeci bir tutum takınmayı öğretmektedir.
Bilindiği gibi Rasulullah, türedi değildir. O, nübüvvet zincirinin son halkasıdır. Dolayısı ile kendisinden önce gelen binlerce peygamberin bıraktığı izler üzerinde görevini yürütmüştür. Bu nedenle herhangi bir konuda Kur'an'ın hükmü kesinleşmemişse, Peygamberimiz önceki ümmetlerden kalan tevhide uygun saf geleneklere uymakta idi. Örneğin, biz namazı nasıl kılacağımızı 'mütevatir olarak yaşanan sünnet'ten öğreniyorsak, Peygamberimiz de namazın, haccın, orucun bazı unsurlarını, önceki ümmetlerden gelen bir uygulamalardan dolayı görmekte idi.
Kur'an'da Allah ve peygamberi ile savaşanlara öngörülen, "el ve ayakların çapraz kesilmesi" cezası (Maide, 5/33); Firavun'un düzene karşı çıkanları tehdit ederken bahsettiği ceza (Taha, 20/71, Şuara, 26/49) ile aynıdır. Bu benzerlikten kalkarak "Kur'an'ı adetler ve örfler belirlemiştir" diyen tarihselciler ilahi vahyin müheymin sıfatını görmezden gelmektedirler. Kur'an'da insanlığın bildiği ilke ve uygulamalara örnekler verilmesi, onun mesajının evrensel olmadığı anlamına gelmez.
Biz müheymin sıfatının çağrışımından hareketle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: insanlık geleneğinde varolan bir cezai müeyyidenin Kur'an ile yeniden gündeme getirilmesi, tarihselcilerin iddia ettikleri gibi Kur'an'ın hitabının iniş döneminde yaşayan insanlarla sınırlı olduğuna, evrensel olmadığına delalet etmez. Örfün-adetin üzerinde ilahi karakterli bir vahiyle karşı karşıya olduğumuz unutulmamalıdır; Allah takdir yetkisi ile yaşanan hayatın fevkinde bir İlahtır; çünkü Allah her şeyin üzerinde, hakimlerin hakimi bir Rab'dir.
Kur'an'ın Musaddık Sıfatı ile Koruma Altına Alınarak Tahkim Edilen Tevhidi Örfler
İlk insan topluluğundan itibaren risalet süreciyle başlayan temel itikadi esaslar, zaman içerisinde bozulmuş olsa da hiç bilinmeyen şeyler değildir. Gerek Mekke müşrikleri tarafından, gerekse Yahudi ve Hıristiyanlar tarafından tevhit dini İslam'ın özellikle Hz. İbrahim'e kadar dayanan inanç esasları ve canlı bir ibadet geleneği hâlâ sürdürülmekteydi. Ancak tabii ki bu inanç ve ibadetler asli sıfatlarını kaybetmiş, bulandırılmış ve gerçek gayelerinden uzaklaştırılmış bir şekilde yaşatılıyordu. Dini ibadetlerin ilk peygambere ve ilk insanlık topluluğuna kadar giden bir geçmişe sahip olduğunu, Kur'an'da çokça tekrarlanan "Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı" ifadesidir.4
Kur'an'ın mesajı da aşağıdaki ayette açıkça beyan edildiği üzere, önceki peygamberlere indirilenlerle ortak öğeler taşımaktadır: "Peki onlar (Allah'ın bu) sözünü anlamaya hiç çalışmadılar mı? Yahut geçip gitmiş atalarına hiç gelmeyen bir şey mi geldi onlara?" (Mü'minûn, 23/68)
Bu sebeple Kur'an'da Rabbimizin va'z ettiği buyruklarla önceki vahiy kaynaklarında ve onlardan asru'n-nebiye kadar süzülüp gelen örf arasında bir benzerlik olması garipsenmemeli, hatta bir benzerlik aranmalıdır. Allah'ın bir buyruğu olmadan Peygamberimiz kendiliğinden tevhit geleneklerinde bir değişiklik yapmaya çalışmıyordu. Yüce Allah, Kur'an'ın musaddık sıfatı ile koruma altına aldığı temel ibadet biçimlerinin kıyamete kadar kesintisiz olarak sürdürülmesini emretmiştir. Çerçevesi netleştirilerek farz kılınan, doğruluğu onaylanan ve tüm toplumlar için câri kılınmış bulunan tevhit geleneklerinin -akla ilk gelenlerini -en çok bilinenleri şunlardır:
Biçiminde bir takım değişikler olsa da namaz, tevhit dini İslam'ın temel ibadetlerinden biri olarak tüm peygamberlerce tebliğ edilmiştir (Bakara, 2/3, 43-45.vd.); zekat (Mâûn, 107/4-7)5; oruç (Bakara, 2/183); haram aylarda savaşmama (Bakara, 2/217); hac ayları, bu aylar içinde "iki önemli gün" ve bu iki gün içinde en önemli bir gün (Bakara, 2/197, 203; Tevbe, 9/3); şeytan taşlama; bir armağan, bir yakınlaşma vesilesi olarak kurban (Bakara, 2/196; Maide, 5/27-31; Hacc, 22/28; Saffat, 37/83, 101-107, 113); Kabe'nin etrafındaki tavaf (Hacc, 22/26-29); tavaf esnasında ihram giymek (A'raf Sûresi, 31); ihramlı iken av yasağı (Maide, 5/1-2.); sa'y: Safa ile Merve arasındaki şavtlar (Bakara, 2/158); imâre ve sikâye (Tevbe Suresi, 9/17-20).
2- Müheymin Bir Kitap Olarak Kur'an
Kur'an, Yüce Allah'ın tarih boyunca indirdiği ilahi vahiyleri gözetip kollayan, denetleyen bir kitaptır. Bu denetleme neticesinde, korunan ile tahrif olanı Yüce Rabbimiz Kur'an ile biz müminlere haber vermiştir. Kur'an'ın hatem olması/nübüvvet vahyinin mührü olması dolayısı ile önceki vahiylerle kendisi arasında "eşitler arası öncelikli" diye vasfedebileceğimiz bir üstünlüğü vardır.
Bu durumda müheymin sıfatı, önceki vahiyler üzerinde Rabbimizin tasarruf hakkını da imleyecek bir muhtevayı özünde taşımaktadır. Mesela Rabbimiz, Tevrat şeriatında bulunan kuyruk yağını yeme yasağını ve cumartesi günü çalışma yasağını Kur'an ile neshetmiştir; kıbleyi Mescid-i Aksa'dan Mescid-i Haram'a yönelik olarak Kur'an ile değiştirmiştir. Kısaca Rabbimiz müheymin sıfatını verdiği Kur'an ile önceki vahiylere bazı ilaveler yapmıştır; bazılarını ise nesh edip yürürlükten kaldırmıştır.
"Ve sana (ey Peygamber!) hakikati ortaya koyan bu ilahi kelamı, geçmiş vahiylerden kalanı tasdik edici (musaddık) ve içinde hangi doğruların bulunduğunu belirleyici olarak (müheymin) indirdik..." (Maide, 5/48).6
Kur'an nasıl yepyeni -sıfırdan başlayan- bir süreci ifade etmiyor, ilk insanla başlayan rehberlikten söz ediyorsa, onun elçisi olan peygamberimiz Muhammed (s) de bir ilki değil, zincirin son halkası olarak bir tekamülü ifade etmektedir. Bu yüzden ona "türedi"7 sıfatını layık görerek tahkir eden müşriklerin iftirası tümüyle reddedilmiştir. Peygamberimiz gelenekte ne var ne yok onaylayan, onları meşrulaştıran bir atalar dinini sürdüren bir mesajı tebliğ etseydi, müşrikler bu tahkir ifadesini ona karşı kullanmazlardı.
Kur'an ile başta şirk ve tezahürleri olan yanlış şefaat anlayışı, batıl melek tasavvuru gibi doğrudan inançla ilgili konularda köklü değişikler istenmiştir. Gerek Allah adına yapılmış olsun gerekse tamamıyla âfâki olsun, toplumsal hayatta yaşayan tevhit ve adaletten nasipsiz gelenekler ya tamamıyla kaldırılmış, ya da ıslah edilerek manevi kirliliklerden arındırılmıştır. Şimdi Kur'an'ın müheymin sıfatı ile ortadan kaldırılan geleneklere örnekler vererek analizlerimizi daha da somut hale getirelim.
Kur'an'ın Müheymin Sıfatı İle Ortadan Kaldırılan Bazı Gelenekler
Kur'an cahili gelenekler ve tevhidi gelenekler üzerinde musaddık ve müheymin sıfatları ile konuşmaktadır. Kur'an'ın gönderme yaptığı tarihsel, toplumsal adetler bilinmelidir. Ancak bu şekilde, atıf yapılan, değinilen konuların detayı öğrenilebilir. Yoksa temel bir açıklama Kur'an'da yer alsa bile, onun ilk muhataplarının arka planına hitap eden ilahi kelamın bütün boyutlarıyla öğrenilebilmesi nüzul ortamının ilgili konularının bilinmesine bağlıdır.
Kur'an'ın müheymin sıfatı ile denetleyerek reddettiği geleneklerin başında, müşriklerin ulûhiyette, rubûbiyette alışkanlık haline getirdikleri 'şirk' yer alır. Şirk ile Allah'ın dini İslam'ın bulandırılması sonucu, İbrahim ve İsmail peygamberlerin risalelerinden taşınan ibadetler zaman içinde kirletilmiştir.
Kur'an'ın müheymin sıfatı onun tarihe teslim olmadığını, onu kuşatıp üzerine çıktığını gösterir. Kur'an'ın tarihin üzerindeki egemenliğini de ispat eden gelenekler şunlardır: Kabe'nin etrafında çıplak tavafın yasaklanmış olması (A'raf Suresi 7/31.); hac dönüşü evlere arkadan girmek (Bakara, 2/189); Mina'da putlar ve kabileler için düzenlenen iftihar meclislerinin yasaklanması (Bakara suresi, 2/ 200); mut'a nikahına cariyelerle bile izin verilmemesi (Nur Sûresi, 24/32-33; Maide, 5/5)8; Kur'an'ın zinaya öngördüğü ceza, önceki uygulama olan "recm/taşlama"nın aksine yüz celde'dir. (Nur, 24/2); hür olmayan kadınların cezası ise elli celde'dir -ki recmin yarısı mümkün değildir- (Nisa, 4/25); kıblenin Mescid-i Aksa'dan Mescid-i Haram'a değiştirilmesi (Al-i İmran, 3/144); evlatlıkların boşadıkları kadınlarla evlenme yasağının kaldırılması (Ahzâb, 33/37).
Örneklerimiz de görüldüğü gibi Kur'an, nüzul ortamındaki adet ve örflere karşı pasif değil, dinamik bir tavırla ilişki kurmuştur. Bunlardan başta şirk olmak üzere zararlı olanlar ebediyen nesh edilmiş, örfler ise Rabbimizin buyrukları ile korunup yeniden tahkim edilerek pekiştirilmiştir. Bütün bunlar ilk Kur'an neslinin yakından bilip tanıdığı kültürel arka plan üzerinde yapılmıştır.
Şâtıbi'nin ifadesiyle ma'hûd/bu kültürel arka plandan bazıları Kur'an'ın daha iyi anlaşılması için bilinmelidir. Çünkü Rabbimiz, vahyin ilk muhataplarının çok iyi bildiği kimi konulara Kur'an'da detaylı olarak yer verilmemiş, sadece işaret etmiştir. Rasulullah'ın sünneti ile örnek uygulamaları yapılan bu yeni duruma İlişkin Kur'an metninde, mushafta her zaman yeterince ayrıntılı bilgi olmadığından dolayı, nüzul ortamının bu arka planına bir onaylı kaynak olarak başvurmak elzemdir.
Nüzul ortamının adet ve örflerine ilişkin en güvenilir bilgi ise en başta Kur'an ve onun teşhid edilmiş hali olan Rasulullah'ın sünnetinden öğrenilebilir.
Sözün özü
Kur'an'ın hitap ettiği müminlerin bir örfi arka planı (ma'hûd'u) vardır. İlahi hitap da bu arka planı çok iyi bilen ilk Kur'an nesline yapılmıştır. Çoğu zaman sadece atıf yapılarak geçilen bu vasatı doğru tespit etmek, vahyin daha iyi anlaşılması için gereklidir.
İlahi vahyin ilk indiği zeminin karakterini, olumlu ve olumsuz yanlarını tespit edeceğimiz bir çalışmada dahi -yine her halükârda olduğu gibi- Kur'an, temel belirleyicidir. Kur'an'ın değil, ma'hud'un ya da zanni rivayetlerin belirlediği bir anlam arayışı doğru değildir. Çünkü bu durumda arızi olan asli olanı, zanni olan yakını olanı, beşeri olan ilahi olanı kuşatma altına alabilir. Oysa arızi olan değil asli olan, zanni olan değil yakıni-ilmi olan, beşeri olan değil ilahi olan her zaman bir mümin için önceliklidir. Kur'an'ın nüzul ortamıyla ilişkisi konusunda günümüzde yaşayan iki tasavvurdan tarihselcilik de tarih üstücülük de anlamanın merkezine "tanrısal vizyon sahibi süper bir varlık" olarak insanı koyduğu için, nesnel anlamı aramasına rağmen bize göre zanni sonuçlara ulaşmayı daha baştan garantilemiş olmaktadır.
Diğer yandan her ayetin bir nüzul sebebi yoktur: Fil Suresi'nin inişine ebabil kuşları sebep olmamıştır, Hakkında nüzul sebebi olduğu iddia edilen ayetlerin anlaşılmasında da, belirleyici ve esas olan rivayetlerin kendisi değil Kur'an metnidir. İniş nedeni olarak rivayet edilen haberin sahihliğinin denetimi de en sahih ve güvenilir şekilde Kur'an'la yapılabilecektir. Diğer yandan nüzul sebepleri yorumcunun bakış açısına göre şekillenmeye uygun veriler sunmaktadır. Bu nedenle ilahi vahyin iniş ortamıyla alakalı verilerden kalkarak, hiç kimse "ben nesnel anlama ulaştım" deme hakkına sahip olamaz. Oysa tarihselciler, nüzul sebeplerini öne sürerek, tarih üstücüler de "modern bilimin sağladığı imkanlar"la en doğru anlama ulaştıkları vehmiyle varsayımlarını takdim etmektedirler.
Bize göre üçüncü bir yol vardır. Bu yol, Kur'an'ın esas kabul edildiği rivayetlerin de "nüzul ortamı" perspektifiyle değerlendirildiği, ilahi vahyin tarihle ilişkili olduğunu kabul eden ama tarihle kayıtlı olduğunu reddeden dengeli bir yöntem arayışını hedefler. Kısaca; ne tarihselcilik ne de tarih üstücülük sahih anlamın garantisidir; sahih olan beşeri imkanlarımızın elverdiğince Kur'an metnine ve onun yönlendirdiği nüzul ortamı ve sünnete başvurarak elde edilen anlamdır.

Dipnotlar:
1- Tarihselciler Ahzab suresi, 33/59. ayetteki "tanınma illeti"ni, esbab-ı nüzul kaynaklarında yer alan zanni rivayetlerden yararlanarak, köle ile hürün birbirinden ayrılması şeklinde yorumlamışlardır. Oysa ayette böyle bir ayırım yoktur. Öte yandan "Sebebin hususi olması, hükmün umumi oluşuna engel teşkil etmez."
2- Kur'an'ın musaddık sıfatını dile getiren çok sayıda ayetten bazıları şunlardır: Bakara, 2/4, 41; Al-i İmran, 3/3, 39, 50; Nisa, 4/47; Maide, 5/46, 48; Yunus, 10/37; Hud, 11/17; Enbiya, 21/24; Şuara, 26/196; Fatır, 35/31; Ahkaf, 46/12, 30; Saf, 61/6, Kur'an önceki vahiylerin kitaplarında bulunan doğrulara delil olarak atıf yapmaktadır: 20/133; uluhiyette salt Allah'ı birlemek hem önceki vahiylerin hem de Kur'an'ın ortak ilkesidir: 21/24, 39/65. Kur'an'ın mesajı önceki kitapların mesajının devamı, bütünleyicisi, tamamlayıcısıdır: 26/196. Ahiretin dünyaya önceliği ilkesi Kur'an'dan önceki kitapların muhkem hakikatlerinin başında yer alır: 87/18-19.
3- Peygamberimizle önceki resullerin tebliğ ettiği ilahi mesajın temelleri itibariyle herhangi bir çatışması ve tenakuzu değil, uyumu ve benzerliği söz konusudur. Bu nedenle Peygamberimize önceki resullerin tahrif olmamış namaz, oruç, hac, yetimi-öksüzü kollayıp kol kanat germek gibi güzel ahlak ürünü örflerine uygun bir şekilde hareket etmesi emredilmiştir. Örnek olarak Kur'an'daki şu ayetlere bkz. Enam, 6/90; Hud, 11/120; Nahl, 16/123; Ahzab, 33/38-39; Sad, 38/1 7; Ahkaf, 46/35; Mümtehine, 60/4-6.
4- İbadetlerin öz itibariyle her zaman varlığını muhafaza ettiği, dolayısıyla kıyamete kadar hükmü devam edecek Kur'an ile güvence altına alındığına ilişkin çok sayıda ayetten bazıları için bkz. Bakara, 2/135, 183, 187; Al-i İmran, 3/43; Hud, 11/87; Nahl, 16/123; Enbiya, 21/73; Hacc, 22/26-27; Kasas, 28/27.
5- İnsan nefsinin kötülüklere karşı direngen bir yapıya kavuşması, günaha yönelen eğilimlerin denetim altına alınabilmesi için zekat-infak-sadaka Allah'a karşı sorumluluk bilincinin bir gereği olarak yapılması gereken temel ibadetlerdendir. Bu ibadete karşı insanların -özellikle müşriklerin- duyarsızlığından söz eden birkaç Mekki ayet için bkz. Necm, 53/33-34; Fecr, 89/17-20; Beled, 90/12-17; Şems, 91/7-10; Duha, 93/6-10; Hümeze, 104/2-9.
6- Müheymin yüce Allah'ın sıfatları arasındadır: Haşr, 59/23; Kur'an'ın sıfatı olarak sadece Maide Suresi 48. ayette geçmektedir. Fakat Kur'an'ın -dolayısı ile ona inananların- denetleme, kollama, gözetme görevini yerine getirdiğine ilişkin çok sayıda ayet vardır: Maide, 5/59; Enbiya, 21/24; Şuara, 26/192-196; Ahzab, 33/40; Fussilet, 41/42-43; Şura, 42/13, 15; A'la, 87/18-19.
7- Rasulullah'ın yeni yetme bir türedi olduğunu ileri sürerek, müşrikler ona taktıkları bu sıfat ile gelenekte ne var ne yok süpüren bir ayrılıkçı-bozguncu olduğunu ima ediyorlardı. Kur'an'da bu sıfatın Rasulullah'a yakıştırılması tümüyle reddedilmiştir. İlgili ayetler için bkz. Al-i İmran, 3/144; Mü'minun, 23/68; Ahkaf, 46/9.
8- Rasulullah cariyelerle olan münasebetlerde de, İslam'ın ailevi tanıklığının örnek şahitliklerini ümmete göstermiştir; bize bu sünnet olarak tevarüs etmiştir; konuyla ilgili daha geniş olarak bkz. Hamidullah Muhammed, İslam Peygamberi, Çev. Salih Tuğ, İrfan Yayıncılık, İstanbul, 1991, s. 690-691.

Nüzul sürecinde kavramlar 1-2-3

Nüzul Sürecinde Kavramlar -1
Oktay Altın
Kur'an'da müşriklerin vahye itirazlarına sık sık şahit olmaktayız. "Rivayet edilip öğretilen bir büyü" (74/24), "sadece bir insan sözü" (74/25), "eskilerin masalları" (68/15) vb. yaftalama ve yargılamalarda bulunuyorlardı. Fakat aynı müşrikler Kur'an'ı anlamadıklarına dair itirazda bulunmamışlardır, Çünkü Kur'an, "ayetleri açıklanmış Arapça okunan bir kitaptır" (41/3) ve öğüt almak için kolaylaştırılmıştır (54/1 7, 22). Kur'an, müşriklerin anlamadığı bir şekil veya dilde indirilmiş olsaydı kuşkusuz vahyin kendisine, kökenine itiraz ettikleri gibi şekline, diline de itiraz edeceklerdi. Oysa Kur'an böyle bir itirazı ortadan kaldırmıştır: "Eğer biz onu yabancı bir Kur'an yapsaydık derlerdi ki, 'Ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap'a yabancı bir söz mü?'" (41/44).
Kur'an metnin anlaşılmaya müsait olması anlama eyleminin gerçekleşmesi için tek başına yeterli değildir. Muhatabın da anlama eylemi için gerekli şartları kendisinde toplaması gerekmektedir. Mekkeli Arapların o günkü seviyeleri gözetilerek, onların anlayabileceği bir dille Allah tarafından inzal edilen Kur'an, doğal olarak akledilerek, tedebbür edilerek anlaşılabilir. Nitekim müşrikler anlamadıklarından değil, kendilerini yeterli görerek Kur'an üzerinde düşünmediklerinden dolayı teslim olmuyorlardı. Azgınlıkları, vahye karşı gösterdikleri kibirleri ve anlamamada direnmelerinden dolayı sağır, dilsiz ve körler olarak tasvir edilmişler ve akl etmedikleri için kınanmışlardı.
Kur'an'ın bugünkü muhatapları olarak bizler de Kuran'ı anlamak için akletmek, tedebbür etmek, çaba sarf etmek zorundayız. Mufassal ve mübin olan Kur'an'ı anlamada en önemli faktör yine Kur'an'ın kendisidir. Fakat belirli bir zaman diliminde, belirli bir coğrafyada inen Kur'an'ı anlamada, ilahi maksadı kavramada o günkü muhatapların kültürü, sosyoekonomik yapısı, tarihi gibi unsurları içeren nüzul ortamını bilmek bize önemli katkılar sağlayacaktır.
Tefsir dahil İslami ilimlerin oluştuğu dönem İslam kültürünün toplumsal alanda hakim olduğu dönemdi. Genellikle eksik ve zaaflarına rağmen hakim olan İslamiliğin ilelebet süreceği zehabıyla Kur'an bu psikolojiyle okunmuş, kavramlar bu psikolojiyle anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Mekke benzen bir ortamın yeniden yaşanmayacağı varsayılarak Mekki ayetler ya mensuh kabul edilmiş ya da yaşanılan ortama göre hükümler çıkartılmış ya da bir kısım Mekki ayetler Medeni sayılmıştır.
Ayetler indikleri ortam ve şartlar gözetilerek okunursa doğru anlaşılabilir. Aksi takdirde yanlış sonuçlara ulaşılır. 23 yıl gibi uzun bir sürece yayılan nüzul süreci bu açıdan değerlendirmek, konumumuzun hangi sürece tekabül ettiğini iyi tespit etmemiz gerekmektedir. Zorlukların yaşandığı dönemlerde en son inen ayetleri uygulamaya kalkmak şüphesiz bizleri çıkmaza sürükleyecektir.
"Sizin dininiz size benim dinim bana" ayeti müslümanların güçlü, hakim olduğu bir ortamda başka dinlere hayat hakkı tanıma, onlara müdahale etmeme, şeklinde anlaşılabilirken, Müslümanların zayıf olduğu, ezildiği, horlandığı bir ortamda ise bir ültümaton, bağımsızlık ilanı olarak anlaşılır. Ya da "Vay o mussallin (namaz kılanlar)'in haline! Onlar salatlarından gafildir" ayeti Medine şartları da nazil olmuşsa kolayca münafıklara hamledilebilir. Çünkü müslümanlar gibi namaz kılmalarına rağmen iman etmedikleri için namazdan gafildirler. Oysa eğer mezkur ayetler Mekke'de müslümanlara imrenilmeyecek durumda nazil olmuşsa durum farklılaşır. Musallinin kim olduğu önem kazanır.
İşte nüzul ortam ve şartlarını gözeterek yapacağımız okumalar, vakıayı kavramada bize yardımcı olacak, önümüzü aydınlatacaktır. Nüzul sırasına göre ve tabii ki Kur'an'ın tümüyle muhatap olduğumuzu gözeterek, konumumuza daha çok tekabül eden ilk inen ayet ve surelerde geçen bazı kavramları anlamaya çalışmalıyız. Örnek olarak ilk indiği hususunda ittifak bulunan Alak Suresi'nin ilk ayetlerindeki "ikra=oku" ve "Rabb" kelimelerini anlamaya çalışalım:
"Oku! Rabbinin adıyla ki, yarattı. İnsanı alaktan yarattı. Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir. O ki, kalemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretti".
Sözlükte okumak, tebliğ etmek, taşımak anlamlarına gelen kıraat (okumak), sözü düzenli olarak birbirine bağlayıp gerek ezberden, gerek yüzünden, gerek gizli ve gerekse açık biçimde ağızdan çıkarmak anlamındadır. Kur'an'da kıraat genellikle "sesli okumak" anlamında kullanılır: "Kur'an okunduğu (kıraat edildiği) zaman onu dinleyin ve susun ki, size rahmet edilsin." (7/204) ayetinde olduğu gibi. (Ayrıca bkz. 16/98, 17/45, 26/199, 17/106) Fakat sessiz okumayı çağrıştırabilecek ayetler de vardır. (Bkz. 17/93, 10/94, 69/1 9)
Kıraat "ala" ön edatıyla birlikte kullanıldığında mesajın muhataplara iletilmesini, taşınmasını da ifade eder. "Falancaya selamımı ilet" ifadesindeki ilet 'ikra=oku' kelimesidir.
İlk inen "Oku" emrinin muhatabının Hz. Peygamber olduğu açıktır. Fakat neyi, niçin, nasıl kime okuyacağı açıkça ifade edilmemiş. Ama genel olarak "oku" emrinin nesnesinin "oku" emriyle birlikte inen ayetler grubu olduğu anlaşılmaktadır.
Allah'tan vahiy almak gibi son derece olağanüstü bir durumla karşılaşan Hz. Peygamber vahyi tabii olarak en yakınına, yakınlarına iletecek, onlara okuyacaktır. Okumayı insanların ortasında yüksek bir yere çıkıp bağırmak değil, birebir en yakınından başlayarak gerçekleştirecektir. Nitekim siyer kitaplarında Hz. Hatice'den başlayarak Hz. Peygamber'in vahyi en yakınlarına iletmeye başladığı zikredilmektedir. Ayetlerde Hz. Peygamber'in tebliğini gizli gizli yapması gerektiğine dair herhangi bir ipucu olmadığı gibi tersine "ikra" kelimesi tebliğin aşikar olduğunu göstermektedir.
Rab, yetiştiren terbiye eden, eğiten, yetki sahibi anlamlarında kullanılır. Dönemin Arapları rab kelimesini, kabile reisi, ailenin ileri geleni anlamında kullanıyorlardı. Kelimenin kullanımında yetki ve otorite daha ön plana çıkmaktadır. Mekkeli Arapların günlük dilde çok sıkça kullandıkları rab kelimesini, Kur'an da ilk inen ayetlerde sıkça kullanmaktadır (Bkz. 1/1,73/8, 74/3, 68/2 vb.) Ortaçağda Avrupalı toplumlardan soylu kimselerin makam ve hamiyetini vurgulayan, daha sonraları serverlik, yücelik ve irade sahibi mefhumlarını kazanarak unvan ve lakap olan senyör ve lord kavramları 'rab" kavramının karşılığı olarak kullanılmaktadır. Farsça'da ise aynı şekilde makam anlamında kullanılan daha sonraları dini bir mefhum biçiminde yaratıcı Allah anlamını kazanan "hüdavend" kelimesi Rab kelimesinin karşılığıdır.
Ulam öncesi insanlar emniyet duygularından yararlanmak amacıyla kendilerinden daha büyük, daha güçlü kimselerin emrine girme eğilimindeydiler. Bekalarını rab dedikleri yönetici, melik gibi yetki ve makam sahibi kimselere borçlu olduklarını dolayısıyla bunlara saygı duyularak, itaat etmeyi emir addetmekteydiler. Bu makam sahibi kimseler bazen hemcinsleri oluyor bazen de hayallerinin ürettiği evhamları, putlar oluyordu.
"Oku! Rabbinin adına ki yarattı" ayetinde Hz. Peygamberin dolayısıyla müminlerin rabbinin ancak yaratıcı olan bir Allah olduğu vurgulanmaktadır. Bu yönüyle rab kelimesi tevhide ilişkin ilk telkin olurken diğer taraftan din ve siyaset ilişkilerini de ortaya koymaktadır.

Nüzul Sürecinde Kavramlar -2
Oktay Altın
"Hayır, insan azar. Kendini zengin gördüğü için. Ama dönüş Rabbine'dir. Gördün mü şu men edeni, namaz kılarken bir kulu? Gördün mü, ya o doğru yolda olur, yahut korunmayı emrederse? Gördün mü, ya bu yalanlar, yüz çevirirse? Allah'ın gördüğünü bilmedi mi? Hayır eğer bundan vazgeçmezse perçeminden yakalarız. O yalana günahkar perçeminden. O zaman meclisini çağırsın. Biz de zebanileri çağıracağız. Hayır ona. boyun eğme, secde et ve yaklaş." (Alak, 6-19)
Alak suresinin bu ayetleri aynı surenin ilk beş ayetinin nüzulundan sonraki dönemlerde nazil olduğu müfessirlerce zikredilmektedir. Fakat surelerin nüzul sıralamasında en başlara konulmaktadır. Her ne kadar ilk beş ayeti daha önce nazil olmuş olsa da bu sıralamalardan ve surenin içeriğinden surenin tamamının Mekke'nin ilk dönemlerinde nazil olduğu anlaşılmaktadır.
İlk inen surelerden olması hasebiyle surede geçen ve daha sonra inecek ayet ve surelerde önemli yer işgal eden ve Kur'an'ın temel kavramları arasında yer alan bazı kavramları dönemin şartlarının göz önünde bulundurarak anlamaya çalışacağız.
a. Tuğyan
Ayette geçen 'tağa=azdı' filinin mastarı 'tuğ-yan'dır. "İsyanda haddi aşmak"1 anlamına gelir. Nuh tufanını anlatan "su taştığı (tuğyan ettiği) zaman" (69/1) ibaresinde olduğu gibi, bu fiil Arapça'da "Kurumuş bir sel yatağında, yağan yağmurla kabararak, suyun her zamanki olağan seviyesinin çok üstüne çıkmasını" anlatır.2 Seviyesi aşırı derecede yükseldiği için bendinden taşan su misalinden başlayarak neticede, mecazi olarak, hor görüp iteleme ya da isyan edip kibirlenme anlamını vermeye başlamıştır.3
Tuğyan'ın kök anlamında dengenin aşırılık veya azlık yönünden bozulması anlamı da vardır. Fakat belirlenen sınırların daha çok aşırılık yönünden ihlal etmeyi, sınır tanımazlığı, cebir ve şiddet kullanmayı anlatır.4 Beydavi tuğyanın ''küfürde ifrat, insanın hakkı kabul edemeyecek derecede kendini kibre kaptırması (istikbar) ve Rasül'e ve müminlere karşı açık bir husumet" olduğunu söylemektedir.5 M. bin Süleyman ise tuğyan kavramının Kur'an'da delalet/sapkınlık, isyan, zulüm ve suyun taşması anlamında dört farklı kullanımının olduğunu zikretmektedir.6
Tuğyan, Allah'ın koyduğu dini ve ahlaki sınırları fütursuzca ve küstahlaşarak aşmayı ifade eder. Bu da Allah'ı inkar etme, peygamberi yalanlama, müminleri küçük görme, ölçüde ve tartıda adaletsizlik yapma biçimlerinde sosyal hayata yansır. Bu yönüyle tuğyan, ahlaki tefessüh ve sosyal dengenin bozulmasını da ifade eder.7
Tuğyanın manası yaratıklık hissinin eksikliği ve bağlı olarak, yaratıcıyı hiçe sayma ya da inkardır, kendini büyük görmeyi İfade eden 'istikbar'la yakın anlamlıdır, Kur'an'ın daha sonra nazil olan ayetlerinde 'tekzib, küfür, zulüm, nifak' gibi kavramlarla ve benzer durumlar için kullanılmaktadır.8 Ayrıca "gözleri kör gezmek" anlamına gelen "emehe" fiiliyle de sık sık birlikte kullanılmaktadır ki bu kullanım, dünyadan memnun olup, Allah'ın ayetlerine karşı bütünüyle aldırmazlık içinde bulunanların halini tasvir etmektedir.
Tuğyan'ın dayandığı temel zemin ise "istiğna"dır. İnsan kendini müstağni gördüğü için tuğyan eder.
b- İstiğna (Kendini Yeterli Görmek)
İstiğna, daha çok Allah'a izafe edilerek kullanılan ve 'hiçbir şeye muhtaç olmamak' ya da 'az ihtiyaç sahibi olmak'9 anlamına gelen 'zengin oldu=gena' kökünden türemiştir. Kur'an, sürekli olarak Allah'ın tek başına olabilecek kadar zengin, yani mutlak manada bağımsız ve kendine yeterli oluğunu, gani olduğunu vurgular, istiğna, mal ve servet zenginliğini anlatmakla birlikte, hiçbir kimseye ihtiyacı olmaksızın, kendi kendine yeterliliği, bağımsızlığı, zenginlik ve kudretten kaynaklanan ve hiçbir engel tanımadan her istediğini yapabilme gücünü anlatır. Yaratıcısından hiçbir isteği, ihtiyacı olmayan insanı tasvir eder. O kişi, kendi başına ayakta durabilecek kadar güçlü, kendi kendine yeter, zengin, karşı, konulmaz güç sahibidir. Her istediğini elde edebileceğini sanır.10 Konu insan olunca böylesi bir kendine yeterliliğin var sayılması, mahluk olma duyusunun noksanlığını açığa vurmaktadır. Bu, kendini bilmezlik ve kibirden başka bir şey olmayıp insanın kendini zengin addetmesi ve kendi gücüne hadsiz güven duymasıdır.11
İstiğna fiili anlam olarak 'tuğyan'la yakinen ilintilidir ve ayrıca insanda kendine aşırı güven ifadesi için de kullanılır. Ama tabii bu ikisi arasında anlamsal yapı itibariyle hayli büyük bir fark mevcut. 'Tega'da temel fikir suyun kendini aşması fikridir. 'İstiğna'da temel anlam zengin yahut servet sahibi olmaktır.
Oğul ve servet sahibi olmak, bir gurur ve aynı zamanda toplumda bir itibar kaynağı idi. Müşrikler bu yüzden "Malları ve oğulları çok olan bizleriz ve bizler azaba uğratılacak da değiliz" (34/35) derler. Mekkeli müşrikler, yığdıkları malın kendilerini ölümsüz kılacağını sanırlardı. Zenginlik ve servet, şahsın değeri ve ölçütü olarak görülmekte böyle insanların kibirli ve küstah davranışlar göstermesi anormal karşılanmamaktadır.12
Ekonomik güç her toplumda önemlidir, belirleyicidir. Vahyin ilk muhatabı Mekke toplumunda da mal ve oğullar sahibi olmak; güç sahibi olmak, toplumun belirleyeni olmak anlamına geliyordu. Güç sahibi olmak kişiye istediğini yapma imkanı verdiği gibi başkalarının kendisine itaat etmesini de beraberinde getiriyordu. Sürekli itaat edilen konumda olanlar ise Yaratıcı da olsa başkasına itaati zül kabul ederler.
c- Rucu'
"Başlangıçtaki yere dönme" anlamına gelen 'racea' fiilinden türemiştir. "Dönüş, dönüş yeri, merci'" anlamında mastardır.13
Bu ayet belki de ahirete ilişkin ilk Kur'ani vurgudur.14 Surenin başında "yaratma" ve "yaratan Rabb"den bahsedilmişti. Bu ayet, dönüşün de aynı kaynağa olacağını belirtiyor. Mekke'deki Arap için dünya var olan haliyle bu dünyadır. Hiçbir şey, bu akla bundan sonraki ebedi hayat İnanışı kadar uzak değildir. Bu dünyanın sınırları ötesinde hiçbir mevcudiyet olamaz.15 : "Dediler ki 'Ne varsa şu dünya hayatımızdır, başka bir şey yoktur. Ölürüz, yaşarız. Bizi zamandan başkası helak etmiyor.'" (Casiye, 23-24)
Ahiret hayatı, müminlerle müşriklerin en önemli mücadele ve tartışma konularından biri olmuş,16 ve Mekki surelerde ahiret inancına çokça yer verilmiştir. Hulud yani ebediyeti bu dünyaya hasreden cahili anlayış, ölümün varlığına dolayısıyla dünyanın geçici, boş olduğuna inanmakta fakat günü gün etmeyi, hayatı zevk ve safa içinde geçirmeyi öngörmektedir. Ahiret inancı ise aynı şekilde dünyayı geçici gerektirmekte fakat kalıcı olan ahiret için, salih amelleri öngörmektedir.
Ahiret inancı, insanın bu dünya ile sınırlanmayacağını, azgın müstağnilerin sadece bu dünyada yapıp ettikleriyle kalmayacağını vurgular. Böylece gerçek ahiret mükafatı vaadi ile müminlerin dirençlerini arttırırken, karşıtlarının müstağniliklerine karşı koyar ve onları azapla korkutur. Kendini yeterli görüp azana ölümle hesap vereceğini, dolayısıyla iddiasının aksine acizliğini hatırlatır.
Ayrıca Rabb'e dönüş bilinci, tuğyanın fiili hayata yansıyan olumsuz, gayri ahlaki davranışlarından uzaklaştırıcı; hayra, ahlaki davranışlara yönelticidir.
Rucu', iki şekilde anlamak mümkündür:
1- Herkes hesap için Allah'ın huzuruna getirilecektir.
2- Var olan herşey asıl kaynağı olan Allah'a dönecektir.
Neticede her iki anlam da insanın kendi kendisine yeterli olduğu, kaderinin efendisi olduğu şeklindeki küstahça iddiayı saçma görerek reddeder.17
Kendini müstağni görerek azan için hesaba çekilmek asla düşünülemez. Bu bakımdan ölümden sonra hayat söz konusu değildir. (Baltası) "Oysa dönüş O'nadır".
c- Abd, İbadet
Abd, sözlükte "boyun eğmek, itaat etmek, alçak gönüllü olmak" anlamlarına gelen "ibadet", "ubudiyet" mastarından türemiştir. İbadet, itaatin en ileri şekli olup kişinin hiçbir memnuniyetsizlik ve isyan belirtisi göstermeden birine gönülden bağlanıp, boyun eğmesidir. Abd kelimesi "köle", "hür olmayan" anlamında kullanılır.18
Abd kelimesinin kok fiili, itaat etmek, alçak gönüllülük (tevazu) göstermek, daha açık bir ifade ile kişinin bir kimseye isyan etmeksizin, ondan yüz çevirmeksizin, karşılık vermeksizin itaat etmesi ve boyun eğmesi anlamlarına gelir. Abd, sözlükte, kul, köle yaratık, insan gibi anlamlara gelir.
İbadet, kişinin üstün gördüğü bir güç önünde itiraz etmeksizin itaat etmesi, kendi özgürlüğünü onun için terk edip tam bir bağlılıkla onun emrine girmesi, demektir.
Kullukta itaat edenin yalnızca boyun eğip söz dinlemesi yeterli değildir. İtaat eden kul (abd), aynı zamanda önünde boyun eğdiği efendisinin yaptığı iyilikleri de bilir. Verdiği nimetlere teşekkür ederek (veya şükrederek) kalpten ona bağlanır. Verilen nimetler için teşekkürü yerine getirmek üzere, efendisine karşı görevini yapar, efendisini yüceltir, onu kalpten sever ve onun önünde en derin saygıyı duyar. Cahiliyye anlayışında efendilerine karşı bu şekilde olması gereken köleye abd denirdi. Cahiliye insanları ayrıca putlarına karşı böyle davranır, onların karşısında kendilerini 'köle, abd' gibi düşünürlerdi.
Kur'an'ın en temel kavramlarından biri olan abd, ilk defa bu ayette zikredilerek cahiliyyenin abd telakkisi reddedilmiştir. Böylece boyun eğmenin, kayıtsız şartsız itaatin ve bu yüceltmenin ancak alemlerin rabbi olan Allah'a karşı yapılabileceğini bunun kulluk (ibadet) olduğunu ve insanın var oluş sebebinin de bu şekilde bir kulluk olduğunu ortaya koymuştur.19
d- Salat (Namaz)
Ateşe attı, ateşe girdi anlamına gelen es-saly mastarından türemiştir.20 Salla şeklinde söylenirse Allah'ın emrettiği bir ibadetle kendini ateşten korumak anlamanı kazanır.21
Salat, lugatçilerin çoğuna göre dua, tebrik ve övgü anlamındadır. Kavram olarak da aslı dua olan özel temel ibadettir.22
"Salat " kelimesi risalet öncesinde de hususi ibadet anlamında kullanılırdı. Enfal suresi 35. ayette müşriklerin Kabe etrafında eda ettikleri ayinler "salat" kelimesiyle ifade edilmektedir.
Duanın özel bir biçimi olarak "salat" derin bir bağlılığı, saygıyı, izzet ve ikram göstermeyi ifade eder. İran şahına yöneliş, ona gösterilen saygı bir cahiliyye şiirinde oldukça siyasal bir bağlamda "salat" kavramıyla ifade edilmiştir:
"Salat eder ona yönelerek her bir yandan Yeryüzü kralları, o (dünyanın) önderi olduğu halde.23
Rüku, secde, kıyam gibi namazın rükunlarının geçmiş ümmetlere izafeten kullanılması, namaza ait bu şekillerin bi'setten önce de ibadet bilinip tekrar tekrar yapıldığını göstermektedir.24 (2/125; 22/26; 25/60; 77/48; 9/30-31, 21/72-73)
Bu ayetler risalet öncesi bilinen namazın risaletin ilk dönemlerinde açıkça kılındığını gösteriyor. Namazın, ferdin özel yaşantısını düzenleyici bir işlevi olduğu kadar toplumsal yaşam üzerinde de önemli bir işleve sahiptir. Allah'a kulluğun bir göstergesi, İlahi mesajın diğer insanlara duyurulması ve öğretilmesi için önemli bir araçtır. Bu nedenle salat kavramı belirli zaman dilimlerinde yapılan bir ibadet biçimini kapsadığı gibi daha genel anlamda dua ve en genel anlamda dini simgeler. Bu açıdan namaz kılan kula yapılan tecavüz, simgesel olarak salat kelimesi ile ifade edilen ilahi dinin reddedilmesidir.25
Salat, bireye özgü bir ibadet biçimini de aşarak kişinin seçtiği yaşam biçimini, dinini belirlemekte, insanlar arası ilişkilerde önemli bir işleve sahip olmaktadır. Bu yüzden özden yoksun gösteriş için namaz kılanlar değil de, ancak Allah'a yönelerek O'na derinden bir saygı ve ilgi duyarak O'nun için O'nun istediği şekilde namaz kılan bir kul müstekbirlerin tecavüzüne uğruyor.
e- Hidayet
Hidayet, hedefe götüren şeyi göstermek, rehberlik yapmak, bir hedefe giden yolda yürümek, iyilik ve yumuşaklıkla yol göstermek demektir.26
Hidayet, "Doğru ve gerçek yolu göstermek ve hedefe ulaşmak/ulaştırmak"la ilgilidir. Dikkat edilirse yol gösterilerek bırakılmıyor bilakis önderlik ederek, elinden tutarak hedefe götürülüyor.
Mekkeli Arap'ın zihninde "hidayet" ve karşıtı olan "dalalet" çok önemli yer tutmaktadır. Çölde uçsuz bucaksız kumlar arasında doğru iz sürmek ve hedefe ulaşmak ölüm; kalım meselesidir. Hedeften az bir sapma ya da ufak bir hesap hatası insanın, tüm kervanın telef olmasına neden olabilir. Hedefe ulaşmak ancak birtakım işaretlerin Kur'an'da bunlara da "ayetler" deniliyor; anlamını ve onlardan yararlanma yollarını bilmekle mümkündür. Böylece insan "hidayet" üzerinde olabilir. Bu nedenle insanların yaşamında "hüda" ve "yol" ifade edilen bir düşünce ve davranış sistem gelişmiştir. Örneğin "çözüm yollan" ile araç ve çareler, "tutulan yol" ile yaşam biçimi, tutum ve davranışla "işleri yoluna koymak" ile olması gereken düzen anlatılır.
"O, yıldızları sizler için var etti. Böylece onları kullanarak yol bulabilirsiniz." (6/97)
Kelimenin bu somut kullanımı için, çöl yollarını iyi bilen, insanları varacakları yere güven içinde, yolunu kaybetmeden, şaşırmadan ulaştıran kişiye "hadi", bu kişinin gösterdiği ve tuttuğu yola 'hüda' deniyor. Öyle ki hüda, doğru ve güvenilir yoldur. Bu durumun karşıtı ise yolu sapıtmak, dalalet demektir. Kavram somut olarak karada ve denizde doğru yolda gitmek, yol-yordam bilmekle ilgilidir. Kur'an'da ise kavram, bu somut kullanımı aşarak, inanın hayat/ boyunca tutması gereken yolla ilgili olarak kullanılır. Böylece el-Hadi bizzat Allah, öyle bir yol gösterici ki asla yanılmaz, saptırmaz, her şeyi bilen güvenilen yegane hadidir.27
İnsanın hayatının tümü çölde ya da denizde yapılan bir sefere benzer. Eğer doğru işaretlere, Allah'ın yol göstermesine, vahye uyulursa hedefe, kurtuluşa erişilir. İşaretlere uyulmazsa sonuç felakettir.
Hidayet üzere ilerlemek, azgınların tecavüzlerinden korunmak, onlardan yılmamak ve bilgelik ile mümkündür. Bu açıdan hüdanın bir yorumu (tevil) ve pekiştirilmesi gerekiyor. "Doğru yoldaysa ya da takvayı emrettiyse" cümlesi de geçen 'ya da' bağlacı metinde hidayete bir alternatif göstermekten çok, onu açıklamakta teyid etmekte, bir başka açıdan yorumlamaktadır.28
f- Takva
Takva kelimesinin türetildiği fiil kökü olan vky, bir şeyi korumak, savunmak, birilerini azaptan korumak anlamlarına gelir. Fiilin geçişsiz hali olan ittika (takva) ise, bir tehlikeden ve zarardan bir şey aracılığı ile korunmak, sakınma, çekinmek ve korkmak anlamlarını içerir. Mekki ayetlerde müşriklere karşı Allah'ın ahiret-teki azabından korkmakları, çekinmeleri bağlamında kullanılmıştır. Ancak Medeni ayetlerde bu korku öğesi giderek dağılır ve kelime Allah'a duyulan derin saygı ve dindarlık anlamına gelir.
Takva hiçbir surette sıradan bir tür "korku" değildir. Ama başlangıç açısından korku hissidir.30
Bir savaşta düşmanın ölümcül saldırılarından korumayı anlatır. Tehlikelerle dolu çölde yol-yordam bilen hüda her çeşit tehlikeye ve saldırıya karşı bilinçli önlemler alan bir kişi; insanları ve sahip oldukları tüm değerleri korur ve hedefine ulaştırır. Bu kişinin, uçsuz bucaksız çöllerde yol-yordam bildiği için insanların ve kervanın yaşamlarını savunmak konusunda "emretme" yetkisi vardır. Onun korunma ile ilgili emirlerine uyulmalı, uyarılarına dikkat edilmelidir. Hiçbir şekilde engellenmemelidir.
Kur'an'da hüda ve takva gündelik kullanımlarını aşarak, uhrevi bir nitelik kazanıyor. Hidayet sadece çölde yol yordam bilmek, takva sadece çöl tehlikelerine ve çapulculara karşı korunmak değildir artık. Bunların ötesinde hüda ve takva, insanın tüm hayatını ihata eden, ölümden sonraki hayatını da ilgilendiren yol ve bu yolda ilerlerken tehlikelere karşı kendini savunmasıdır. Esasen korunulması gereken, sonuçtaki cehennem, azaptır.
"Korunun o ateşten ki yakıtı insanlar ve taşlardır. Kafirler için hazırlanmıştır." (2/24)
Ateşten sakınmak şeklindeki korku takvanın bir yönüdür. Kişiyi ateşe sürükleyen kötülüklerden korunmayı anlatır. Bu kapsamda "haşiye, hafe, rahabe" gibi kelimler takvanın yakın anlamlılarıdır ve temelde korku ve savunma güdüsünü ifade eder.
Tehlike ve kötülüklerden korunurken, aynı zamanda iyilik ve güzelliklere sahip olmak takvanın diğer yönüdür. Leyl süresinde malını vererek arınan ve yalnızca Allah'ın rızasını gözeten kişi tavka sahibidir denmektedir.
Takva son derece önemli bir uhrevi içeriğe sahip olduğu gibi, sosyal bir içeriğe de sahiptir. Takvayı emretmek konunun beşeri ilişkilerdeki işlevini ön plana çıkarıyor. Bu tanımlama, risaletin önderlik ve hakimiyet vasfı ile doğrudan ilgilidir. Elçilik, kendisine verilen mesajı muhataplarına sadece okuyup geçmek değil, tebliğ ile birlikte emretmek, Allah'ın gösterdiği doğrultuda hükmetmek şeklinde olursa risaletin bütünlüğü gerçekleşir. Elçinin konumu ve ilahi mesaja uygun hükümlerine itaat, vahyin gündeminden düşmeyen konudur.31
g- Nadiye
Halkın meşveret gibi, bir şey için konuşmak üzere bir yere toplanmaları manasına "nedve"den gelir. Nitekim İslam'dan önce Mekke'de Kureyş'in toplandığı binaya "daru'n-nedve" denirdi. "Nadi", orada ve o gibi yerlerde toplanan heyettir.32 Nadiye kelimesi, meclis, kurultay, çete şeklinde anlaşılır ve çevrilebilir. Kelimenin diğer biçimi olan "en-nediyy" sürekli toplantıların düzenlendiği, oturumların yapıldığı meclisi anlatır. Olağanüstü bir durum karşısında temsilcilerin toplanarak işleri görüştüğü, kararların alındığı bir danışma meclisidir. Temsilcileri kavmin ileri gelenleri (eşraf) ve soylular oluşturur (mele). Musa Peygamberi öldürme kararı alan mele gibi ( 28/20) hicretten önce Hz. Muhammed'e suikast kararını alan ve planlayan darü'n-nedve karşımıza bir çete niteliğinde çıkıyor. Dolayısıyla bu çeteye karşı Kur'an'da olumlu bir tavır beklenemez. Aksine bir tehdit açıkça bir meydan okuma söz konusudur.33
Meryem suresinde de "nadiy" kavramı topluluk anlamında kullanılmaktadır: "Onlara apaçık ayetlerimiz okunduğunda, o küfre sapanlar, iman edenlere derler ki "İki gruptan hangisi makam bakımından daha iyi ve topluluk (nadiy) bakımından daha güzeldir?" (19/23)
Müfessirler, "nadiy" kavramını toplumun meclisi ve danışma yeri olarak açıklamaktadırlar. Meryem suresinde nadiyeleri ile böbürlenenlerin Mekke'deki iktidar, güç sahipleri olduğu açıktır. Aynı şekilde nadiyeye karşı Alak suresinde zebanilerin çağrılması, nadiyenin, Mekke toplumun güçlülerini temsil eden bir topluluk olduğu anlaşılmaktadır.

Dipnotlar:
1-Ragıp el-İsfehani, Müfredat, sh, 500, Darülfık, Şam
2-Baltası M. Ali, İlk Mesajlar, sh. 64, Birleşik Yay.
3-Izutsu Toshihiko, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar, sh.202, Pınar Yay.
4- Akyüz Vecdi, Kur'an'da Siyasi Kavramlar, sh. 297, Kitabevi Yay.
5-Izutsu'dan aktarım sh. 202.
6-Mukatil b. Süleyman, Vucuh ve'n-Nezair, sh. 103, ilmi Neşriyat.
7-Sülün Murat, "K.Kerim Açısından İman Amel" İlişkisi, sh. 249, Ekin Yay.
8-Baltası, age, sh.65.
9-Isfehani, age, sh. .616.
10-Baltası, age, sh- 66.
11-lzutsu, age, sh. 204-205.
12-Derveze M. İzzet, "Kur'an'a Göre Hz. Muhammed'in Hayatı" sh. 65, Ekin Yay.
13- Isfehani, age, sh. 342.
14-Derveze M. İzzet, "et-Tefsirü'l Hadis" sh. 31, Ekin Yay.
15-Izutsu, age, sh. 72.
16-Derveze, age, sh. 31-32.
17- Esed Muhammed, Kur'an Mesejı sh. 1288, İşaret Yay.
18-Mevdudi, "Kur'an'a Göre Dört Terim" sh. 123-124, Seçkin Yay.
19-Ece Hüseyin K, "İslam'ın Temel Kavramları" sh. 23, Beyan Yay.
20-Isfehani, age, sh. 491.
21-Ece, age, sh. 569.
22- Isfehani age, sh. 491.
23-Baltası, age, sh. 72.
24-Derveze, age, sh. 27.
25-Baltası, age, sh. 69.
26-Ece, age, sh. 270.
27-Baltası, age, sh. 76.
28-Baltası, age, sh. 77.
29-Özsoy Ömer, Güler İlhami, "Konularına Göre Kur'an" sh. 397, Fecr Yay.
30-Izutsu, age, sh. 260.
31-Baltası, age, sh. 78-79.
32- Elmalılı M. Hamdi Yazar, "Hak Dini Kur'an Dili" sh. 170, Yenda Yay.
33- Baltası age, sh. 84.

Nüzul Sürecinde Kavramlar -3
Oktay Altın
Fatiha suresi, Hz. Peygamber'e indirilen ilk vahiylerden biridir. Hatta Hz. Ali'ye göre ilk vahiydir. Fakat Alak suresinin ilk beş ayetinin İlk inen vahiy olduğu yönündeki genel kabul, daha doğru görünmektedir. Bununla birlikte Fatiha'nın Hz. Peygamber'e bütün olarak bir defada vahy edilen ilk sure olması muhtemeldir ve bu özellik, Hz. Ali'nin görüşünü de açığa kavuşturmaktadır.
'Açan' anlamına gelen Fatiha, Kur'an tertibinde birinci sure olarak yer almaktadır ve vahye açılan kapıdır. Ayrıca surenin "Fatihatü'l Kitab, Ummu'l Kitab, Seb'al Mesani" gibi daha değişik isimleri de vardır.
Buhari'ye göre "Ummu'l Kitab" ismi, sureye bizzat Hz. Peygamber tarafından verilmiştir ki bu, Kur'an'da ön görülen bütün temel prensipleri özlü bir şekilde içermesinden dolayıdır. 23 yıl boyunca inzal olacak Kur'an'ın temel prensiplerini içeren Fatiha, adeta Kur'an'ın özetidir ve her namazda tekrarlanması suretiyle bu prensiplerin mümin zihinlerde yer etmesi amaçlanmış gibidir.
Bu sure, mümin bir kişi için temel ilkeleri en açık ve kesin bir biçimde ortaya koymaktadır. İman eden kişi, Fatiha ile birlikte, İslam dışı tüm dünya ile ilişkisini kesmekte, yepyeni bir dünyaya, yeni bir ilişkiler ağına girmektedir.
1. Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla...
Besmele'nin ayet olup olmadığı tartışmalıdır. Fakat müfessirlerin çoğu, besmeleyi Fatiha'nın parçası saymışlar ve Fatiha suresinin ilk ayeti olarak zikretmişlerdir. Besmele, Allah-insan ilişkisinin niteliğini ortaya koyan ve bu ilişkiyi düzenleyen en önemli terimdir. Herhangi bir işe besmele ile başlamak yapılan işin İslami olup olmadığını belirleyecek, İslami olmayan işlerden kaçınmayı beraberinde getirecektir. Çünkü meşru olmayan bir işe rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla başlanamaz. Besmele ile işe başlamak, o işi başarmak azmiyle hareket etmeyi ifade eder. Çünkü rahman ve rahim olan Allah'a dayanılarak, işe başlanmıştır.
"Allah" lafzı Yüce Rabbimizin, zat ismi yani özel ismidir. Başka hiçbir varlığı izafeten "Allah" ismi kullanılamaz. O'nun bütün sıfatları "Allah" isminde toplanır ve bu isim onların hepsini ifade eder. Allah lafzı özel isim olduğu için hiçbir dilde karşılığı yoktur, olduğu gibi kullanılmalıdır, Yer yer "Allah" isminin karşılığı olarak kullanılan Türkçe'deki "tanrı", Farça'daki "huda", İngilizce'deki "god" ancak "ilah"ın karşılığı olabilir ve daha çok bu anlamda kullanılmaktadırlar. Aksi taktirde kelime-i tevhid, "tanrıdan başka tanrı yoktur" şeklinde çevrilmek durumunda kalınır. Kur'an bize bu en yüce ve en büyük zatı, eksiksiz sıfatları ve güzel isimleriyle tanıtacak, bizim ve bütün kâinatın ona olan ilgi ve alâkamızı bildirecektir.
Rahman, "çok merhametli, sonsuz rahmet sahibi" anlamına gelmektedir. Rahman kelimesi Allah dışında herhangi bir varlığa izafeten kullanılmamıştır.
Rahim, "çok merhamet edici" demektir. Bu da yüce Allah'ın sıfatlarından biridir. Fakat yalnız sıfat olarak kullanılır, sıfat ise tek başına kullanılmaz. Niteleyeceği başka bir isme ihtiyaç duyar.
Rahman ve Rahîm kelimeleri 'rahmet' mastarından mübalağa ifade eden birer sıfat olmakla beraber aralarında önemli farklar vardır. Yaratıklar, yüce Allah'ın Rahman olmasıyla başlangıçtaki rahmetinden, Rahim olmasıyla da sonuçta meydana gelecek merhametinden doğan nimetler içinde büyürler ve ondan faydalanırlar. Hem müminlerin, hem kâfirlerin Rahmân'ı, fakat yalnız müminlerin Rahîm'i denilmesi de bundan ileri gelmektedir.
Rahman oluşunun rahmeti kendisine ait iken Rahim olmasıyla rahmetinden irade sahiplerine de bir pay vermiştir. Başlangıçta çalışana, çalışmayana bakmadan varlık âlemine göndermek ve o şekilde idare etmek Rahman oluşun bir rahmetidir. Daha sonra çalışanlara çalıştıkları maksatlarını da ayrıca bağışlamak Rahîm oluşun bir rahmetidir. (Elmalılı, Fatiha Tefsiri)
2. Hamd, alemlerin rabbi olan Allah'adır.
Hamd, isteğe bağlı yapılan bir iyiliğe veya onun başlangıç noktası olan bir iyiliğe karşı gönül açıklığı ile o iyiliğin sahibine saygı ifade eden, kısmen medih, kısmen teşekkür ile birleşen bir övgü sözüdür. Türkçe'de bunun bir eşanlamlısı yoktur. Şükür de böyledir. Türkçe'de bir övme var ki, o da medhetme ve sena (övme) ile eşanlamlıdır. Hamd ise medh ile şükür arasında bir nevi övme ve özel bir medihtir. Çünkü medih, canlılığı ve istediği gibi hareket etme yeteneği olana da olmayana da yapılır. Mesela güzel bir inci ve güzel bir at övülmüş olabilir. Fakat onlara hamd edilmez. Hamd, inci ve atı bağışlayan, istediğini yapmakta serbest olan Allah'a yapılır ve hatta onun lütfuna, ilmine yapılır. Fakat vücut güzelliğine yapılmaz. Ayrıca medih, bağıştan önce de ondan sonra da yapılabilir. Hamd ise kesinlikle bir iyilikten sonra yapılır. Şu kadar var ki, onun hamd edene ulaşmış bir iyilik olması şart değildir. Şükürde ise bu da şarttır. Çünkü şükür, gelmiş olan bir nimete sözlü veya fiilî veya kalp ile nimeti verene saygıda bulunarak ona karşılık vermektir. Hamd, minnettarlığın başıdır. Bundan dolayı hamd, medihten daha özeldir.
Hamd geçmiş ile gelecek arasında dönüp dolaşan bir sevinç durumundan, şükür ise gerçekleşen bir geçmiş nimete ulaşma zevkinden ileri gelen bir mutluluğu ilan etmektir. Bunun için hamd ve şükür tamamen meşru ve ahlâka uygun oldukları halde medih bazen ahlâka uygun olmayabilir.
Âlem kelimesi, öncelikle akıl sahibi varlıkları ifade ediyorsa da, ondan da öte bütün varlıklar "alemler" lafzının içine girmektedir. Dolayısıyla hem maddi hem de manevi anlamdaki bütün varlık kategorilerini gösterir. Yaratılmışların, bütünlük arzeden, müstakil görünen tüm parçaları âlem olarak isimlendirilebilir. Bu anlamda insanlar içerisindeki homojen bir grubu ifade ettiği gibi, diğer canlı türlerini, cansızları da içine alır.
3. Din gününün maliki,
Din günü, her işin karşılığının verilip bitirileceği, cezanın tahakkuk edeceği son gün anlamındadır ve kıyamete işaret eder. "Evet nedir din günü biliyor musun? Kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gün." (82/18-19)
"Dîn" kelimesinin doğrudan doğruya kıyamet anlamı yoktur. Arapça'da ceza, hesap, kaza (hüküm verme), siyaset, itaat etme, âdet, durum, kahır ve nihayet bütün bunlarla ilgili ve hepsinin üzerinde kurulduğu ve hepsinin ölçüsü olan millet ve şeriat mânâlarına getir. İlk önce ceza, sorumluluk duygusu, sorumluluğu tatbik etmek gibi mânâlara da gelir. Bunun için 'yevmü'd-din'in Türkçe'deki karşılığı 'ceza günüdür'. Fakat aslında ceza bugün kullanıldığının aksine kötü muamele ve işkence demek olmayıp iyi veya kötü yapılan bir işin, acı veya tatlı karşılığını, ücretini vermek mânâsına masdardır. "Yevmi'd-dîn" bütün ümitlerin veya ümitsizliklerin ileride Allah'ın terazisinden geçerek en son gerçek şeklini bulduğu ve her şeyin birbirlerinden tamamen ayrıldığı kesin olarak gelecek son andır.
Ayrıca gün, yirmi dört saatlik bir zaman dilimini değil, insanların yaşamını derinden etkileyen ve değiştiren olayları tanımlamak için kullanılır. Gün, niteliğini dinin belirdiği bir gündür.
Kur'an, 'din günü' kavramıyla "adalet" ilkesine vurgu yapar. Din gününde kimseye haksızlık yapılmayacak, herkes yapıp ettiğinin karşılığını (cezasını) alacaktır. Bu kavram, öte dünya telakkisine sahip olmayan müşrik zihne, yapıp ettiklerinin burada kalmayacağını, bunun hesabının verileceğini hatırlatırken, aynı zamanda bu dünyada haksızlık yapılmaması, adil olunmasını gerektiğini de vurgular.
Malik, "sahip olan" anlamındadır. Mülk; egemenlik, tasarruf etme anlamına gelir. Allah sadece din günün değil tüm evrenin, tüm zamanların malikidir. Fakat dünyada birileri Allah'ın malikliğini, hükümranlığını kaale almadan hatta Allah'ın hükümranlığına meydan okuyarak yaşayabilirler. Fakat 'din günü'nde gerçek malikin kim olduğu şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkacaktır.
4. Yalnız sana ibadet ederiz, yalnız senden yardım dileriz (istiane).
İbadet, kişinin tüm hayatını, tüm hareketlerini içine alır. Allah'ın razı olduğu şeyleri yapmak ibadettir. Çünkü ibadette asıl olan itaattir. O'nun emirlerini yerine getirmek ibadet, yerine getiren ise abd (kul)'dır.
İstiane, "yardım dilemek, yardım talep etmek" anlamına gelir. Ayette gerek ibadet ve itaatte, gerekse diğer işlerde sadece Allah'tan yardım dilenmesi, başka kimseden yardım dilenmemesi gerektiğinin altı çizilmektedir. Müşrikler, mal ve evlat sahibi olmakla sınırsız güce sahip oldukları zehabına kapılabilir ya da kendilerinde daha güçlü buldukları kimselerden yardım dileyebilirler. Oysa müminler sadece Allah'tan yardım dilemek durumundadırlar. Çünkü olup biten her şey O'nun izni ve müsaadesiyle olmaktadır. Ayetlerin nazil olduğu dönem, müminlerin en çok yardıma ihtiyaç duydukları dönemdi. Müşriklerin baskı ve yıldırmalarına karşı müminleri ancak Allah'ın avni teskin edebilir, ayaklarını ancak Allah'ın yardımı sağlamlaştırabilirdi.
Bu dönemde Müslümanlar çok az sayıda olmalarına rağmen Yüce Allah, çoğul siga kullanarak "ben değil, biz deyiniz" diyor. Hz. İbrahim örneğinde olduğu gibi 'biz' bilincine sahip tek insan bile ümmettir. Yüce Allah'ın bu vahyine muhatap sahabe, bireysel olarak değil, topluca ibadet etmek, topluca yardım dilemek durumundaydı. Bu şiarla hareket ettikleri, bu duyguyu yüreklerinde taşıdıkları için beraberce işkencelere katlanabiliyorlardı. Daha sonra oluşacak olan muazzam İslam topluluğunun kökleri böyle zor şartlarda, böyle sağlam ilkelerle atılmıştı.
5. "Bizi dosdoğru yol(sırat-ı müstakim)a ilet.
Müstakim, doğru olan; eğrisi, yanlışı bulunmayan, sırat; yol, ana yol, büyük cadde anlamındadır.
Sırat-ı Müstakim ise uygun yol, dosdoğru yol anlamındadır. Allah Rasulü aracılığıyla insanlığa ilettiği, vahiyle sınırlarını çizdiği İslam'dır dosdoğru yol.
6. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna.
Allah, nimet verdiklerini daha sonraları inzal ettiği Nisa suresinde izah etmektedir; "...Allah'ın kendilerine nimet verdiği nebiler, sıddıklar, şüheda ve salihlerle..." (Nisa, 69)
7. Dalalete düşen ve kendilerine gazap edilenlerin yoluna değil."
Dalalet çölün fırtınayla değişip duran coğrafyasında yolunu kaybeden nasıl perişan şekilde hayatını kaybediyorsa, Allah'ın yol göstericiliğine iltifat etmeyip bildiğini okuyanın sonu da aynı şekilde hüsran olacaktır.
Müfessirlerin büyük çoğunluğu dalalete düşenlerle hristiyanların, gazaba uğrayanlarla da yahudilerin kastedildiği görüşündeler. Fakat ilk surelerde ehli kitap muhatap alınırken genelde onları kazama, ayrılıklardan ziyade ortak noktalara vurgu yapan bir üslup kullanılmaktadır. Daha ilk inen surelerden bir olan Fatiha'da ehli kitabın dalalette ve gazaba uğramış olarak değerlendirilmesi bu genel üsluba uymamaktadır. Ayetin bu şekilde ehli kitabı şamil biçimde kullanılması muhtemelen Medeni döneminde olmuştur. Çünkü bu dönemde ehli kitapla olan ihtilaflar gün yüzüne çıkmış ve üslup sertleşmişti.
Mekkeliler ticaretle uğraştıkları için ticaret yollan üzerinde bulunan örenlerde geçmişin kalıntılarına sık sık şahit oluyorlardı. Buralardaki kalıntılar, geçmiş medeniyetlerin gücünün ve gelişmişliğinin hala yaşayan tanıklarıydı. Ve bu medeniyetleri oluşturanların helakle yok edilmelerinden gerek ehli kitapla tanışıklık, gerekse atalar kanalıyla dilden dile aktarılan kıssalar yoluyla Mekkeliler de haberdar olmuşlardı. "Dalalete düşen ve gazaba uğrayanlar" cümlesiyle Mekkeliler, kalıntılarını gördükleri ve bilgilerine vakıf oldukları bu eski medeniyetleri hatırlamaktaydılar. Ayrıca ayetler, kendi sade yaşamlarıyla güçlü medeniyetleri kıyaslatarak bunları yok eden gücün kendi basit yaşamlarını çok daha kolaylıkla yok edeceğini düşündürmekteydi.

adım adım vahiy kitap değerlendirmesi

Adım Adım Vahiy
Uğur Arpacık
İran İslam Devrimi sürecinde gerek düşünsel, gerekse de fiili olarak aktif rol almış olan Mehdi Bazergan'ın "Adım Adım Vahiy" adlı kitabı Fecr Yayınevi tarafından neşredildi. Bazergan'm kendine has bir üslupla yazdığı bu kitapta, risaletin ilk yılında Hz. Peygamber'e inmiş olan ayetler, nüzul tarihleri göz önüne alınarak, gruplar halinde sıralanıyor. Klasik ulemanın görüşlerinden ve çağdaş araştırmalardan da yararlanarak onaltı nüzul grubu oluşturan yazarın, bu ayetlerin tefsirinde takip ettiği metodun özelliklerini şöyle sıralamamız mümkündür:
1- Nüzul sebepleri veya nüzul ortamı hakkında bilgi vermek: Bazergan, genel bir tutum olarak, ayetleri tek bir sebebe dayandırmıyor. O, daha ziyade ilk muhatapların o günkü sosyal, siyasal, ekonomik ve benzeri açılardan duruşlarıyla ayetleri ilişkilendirme gayreti güdüyor. Bu şekilde daha geniş bir anlam yakalamaya çalışıyor.
2- Ayetlerde geçen bazı kelime ve kavramların semantik tahlili: Yazar bazı sözcüklerin kök ve türevlerini analiz ederek bunların hangi anlamlarda kullanıldığını tespite yöneliyor. Bununla birlikte, ele aldığı bu kavramları başka dillerdeki karşılıklarıyla beraber değerlendirerek, onlara verdiği anlamları güçlendiriyor ve anlamayı kolaylaştırıyor. Örneğin İngilizce'deki "Lord" sözcüğü ile Fransızca'daki "Senyör" kelimelerinin -lügat açısından- "Rabb" kelimesiyle aynı anlama geldiğini ve zamanla bu kelimelerin sen/erlik ve yücelik mefhumu kazandığını belirtmektedir. Yine Farsça'daki "soylu" anlamına gelen "hüdavend" ve "hüdavendigar" sözcüklerinin zamanın seyriyle birlikte dini bir anlam kazanarak, halık-yaratıcı Allah anlamına şamil olduğunu dile getiriyor.
3- Siyak-sibak ilişkisini sürekli olarak göz önünde bulundurmak: Yazar gerek bir nüzul grubu içerisindeki ayetler, gerekse de nüzul gurupları arasında siyak-sibak ilişkisi kurarak, bütüncül bir yaklaşım sergiliyor. Bir örnek vermek gerekirse, Tekasür süresindeki "çoklukla oyalanmayı", Asr süresindeki "insanlığın hüsranlığı"nın asıl sebebi olarak göstermesi ve böylece Kur'an ayetlerinin ardışık bir sıralanışının olduğunu vurgulamasını zikredebiliriz.
4- Hem klasik müfessirlerin, hem de çağdaş düşünürlerin görüşlerinden istifade etmek; değişik fikir ve görüşleri karşılaştırmak suretiyle değerlendirmelerde bulunmak.
5- Modern bilimin verilerinden yararlanmak: Özellikle tabii fenomenlerden bahseden -kasemler gibi- ayetlerin açıklanmasında bilimsel verileri kullanmaktadır. Örneğin onuncu nüzul grubu olarak ele aldığı Tarık suresinin tefsirinde, astronomik bilgilere geniş yer vermektedir.
Yazarın tefsirinde takip ettiği metot, genel olarak yukarıda özetlediğimiz gibi olmakla birlikte, yazarın mümkün olduğunca ayetleri geniş bir perspektiften ele alması, ayetlerin mesajlarını dile getirirken, nazil olduğu ortamdaki siyasal, sosyal ve ekonomik olguları dikkate alması ve tüm bunları sistematize ederek sunmasını da diğer özellikleri arasında sayabiliriz. Bütüncül bir bakış açısıyla ayetlerin ve nüzul gruplarının ele alınarak kuşatıcı mesajlar verilmeye çalışılması, değişik görüş ve fikirlerin değerlendirilmesi ve ayetlerle samimi bir şekilde hemhal olma havasının eserde hissedilmesi, kitabın ve yazarın olumlu taraflarıdır. Öte yandan, yazarın modern bilimin verilerini fazlaca kullanması, bizzat kendisinin de vurguladığı mesajları zaman zaman boğucu nitelikte olabilmektedir. Öyle ki, kitabın mütercimi de, giriş bölümünde yaptığı değerlendirmede, yazarın bu metodu uygularken bazen "19 Meselesi" gibi İndi tevillere gittiğini belirtmektedir. Bu tür yaklaşımların, Kur'an'ın anlamını modern bir tarzda tahrif etmek demek olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekiyor.